Henüz, “ben televizyon izlemiyorum pek” demeçlerini verip, ortamına göre entel primci kız kafası yaşamadığım senelerde (tam bir tarih vermem gerekiyor ise eğer 2006), öğrenci evimize uydu bağlatmamızın ekmeğini yediğimiz bir günde rast geldim Kara Kentin Çocukları’na. Uyku öncesi zapımın son durağı olan Yeşilçam tv, karşıma Nilüfer Açıkalın ve Toprak Sergen ikilisini çıkardığında, bazı şeyler kafamda çok netleşti ve cin kesilip filme adadım kendimi.
5 saniyelik bir görüntüsünün dahi, insanı kendine bağlamaya yeten bu filmin yönetmeni, kariyerine görüntü yönetmeni olarak başlayan Orhan Oğuz. Beklenti yükselince beğeni azalmasından ya da değil; son işlerinin hayal kırıklığı olmasını ben, üzerinde mükemmel bir iş yapmanın verdiği baskıya bağlayacağım. Bildiği bütün etkileyici numaraların hepsini, Kara Kentin Çocukları’nda kullanmış, sonrası için cepten yiyecek bir şey bırakmamış yorumunu yapsam ayıp etmiş olmam umarım. Oturduğum yerden bakınca, durum böyle görünüyor az. Filmi en yüzeysel haliyle, şu şekilde tanımlamak yanlış olmaz sanıyorum: 90ların, 2000e miras bıraktığı kafasını yaşatıyor, dönemi ütülenmiş önlük kokusu ile geçirenlere, arka sokakların boktanlığını gösterirken, “Kemancı tayfası”nı ev huzurunda anılara boğabilme potansiyeli de ekstrası. Deri ceketler, Cihangir’de leşo bir daire, “metalci evliliği”, iyi ama aslında o kadar da iyi olmayan dostlar, hasta ruhlar, uyuşturucu, iyi müzik, sadakat yoksunu sevgi ve karanlık görüntüler. Bunların, sarsıcı bir senaryoyla aynı potada eritilmesi, Kara Kentin Çocuklarının, “kara kentin şehir efsanesi” gelmesinin en büyük sebebi diyebilirim.
Şehir efsanesi diyorum çünkü, bu filmi temin etmek, yüksek mertebe sahibi dostların paşa keyfine bağlı bir şey. Kimsenin, filmle ilgili bir gıdım bilgiye sahip olmaması “lan sen yazdın da tepki mi ölçüyosun” gibi yorumların sebebi. 2006dan beri süregelen, filmin bir kopyasını bulma girişimlerimin başarısız kaldı çünkü hiçbir dağıtımcı firma bu filmin haklarını üstlenmedi. Yüksek mertebe sahibi dostlar ise, ellerinde bir adet VCR kaydını bulunduran ya da tanıdığı olanlar oluyor. Bu paragraftan sonra çoğunuzun, “ben bulurum” diyip, ardından gözyaşlarınızı silme esi vereceğiniz sezgisel bir öngörü değil, tecrübelerime dayanıyor. Zira “ben bulurum” diyen 8-9. kişi, hala insan içine çıkamıyor (o kadar iddialı bir giriş yapıp, hüsran yaşatmasından kelli). ADSL neslinin, yan bastığı yer olarak gösterebiliriz bu noktayı.
Özete geçmeden önce, filmin barındırdığı ve benim de can verdiğim 2 şeyden bahsedeceğim. Birincisi “Yeraltı Özgür Tv”. Tek kişininin tekelindeki bu kanal, 90ların, saç spreyine abanmış kadınlar korosundan da daha tüyler ürpertici, en az Susam Sokağındaki Minik Kuş kadar iğrenç tiplemeler barındırıyor. Kanalizasyonlarda çekilmiş kadın görüntüleri, umarsızca dillendirilen şiddet, içeriğinin en masum örnekleri. Reytinglerinin sadece “2 “ olması bir başarısızlık örneği değil, kanalın kuruluş amacının sebebidir. Daha fazla uzatıp, ağızlarda spoiler tadı bırakmadan, ikinci detaya geçmek istiyorum.

2 izleyiciden biri olan Mine, kapısında bir gün, Yer Altı Özgür tv’den bir zarf buluyor, içinde de rozet. Bu kanalı izleyenlerin, birbirlerini bu rozet aracılığıyla tanıyabileceğine dair de bir not. Filmin gidişatını göz önünde bulundurursak, “dönüm noktası” sayabileceğimiz bu rozetten ben, çürütülebilecek bir iddiam aracılığıyla bahsedeceğim; bence bu rozet, forum sitelerinin Master Yoda’sı. Forumcuların toplanmaya giderken, ya da sokakta yürürken, kendilerini özel bir oluşumun parçası hissetme isteklerinin sonucu olarak, üzerlerinde o siteye üye oldugunu belli eden bir aksesuar taşımalarını, rozetle bağdaştırabilir, daha da abartıp bu fikrin mihenk taşı olduğunu söyleyebilirim. Hiçbir yere dayandıramam o ayrı. Filmin böyle bir devrimci tarafı da var yani.
Filmin özetini, merağınızı coşturmak adına sona sakladım.
Hikayemizin kahramanları, pembe panjurlu ev düşünden çok uzak, takılmaca evliliği yapan Kürşat Mine çifti. Hikaye ise onlar ve en az onlar kadar kırık 2 dostu etrafında dönüyor. Hayatlarını, uyuşturucunun ve müziğin en yüksek kafalarında sürdüren bu 4lünün, huzurlarını kaçıran olaylar dizisi, Kürşat’ın asker kaçağı olduğunun ortaya çıkmasıyla birlikte başlıyor.
Kürşat’ın gitmesiyle beraber dağılan bu 4lü, adımlarını kendi kafalarını yaşamak yolunda atarlarken Mine, Kürşat’a olan sadakatini, kendisiyle aynı barda çalışan Ogünle plansızca sınar ve başarısız olur. Bu olayın ardından, Mine kendiyle baş başa kalır. Bir gün, Yer Altı Özgür Tv’yi keşfeder ve bu keşif O’nun yolunu, yatalak olmasına rağmen baskın, aynı zamanda eşcinsel bir babanın hasta ruhlu oğluyla kesiştirir. Mine, bu adamın ne Kürşat’ı ihbar ettiğini, ne de kafasını Mine’ye kitlediğini bilmez, sıkı bir yakınlık kurar. Hastası oldugu Yer Altı Özgür Tv’nin başına açacaklarından sonra, pişman olmaya bile fırsatı kalmayacaktır. Mine’nin hüzünlü hikayesi, komşu oğlunun zaferidir artık.
Son söze ihtiyaç duyan var ise; bahsettiğimiz Ogün, Ogün Sanlısoy’dan başkası değildir. Tamam, gideri var onun da tabi ama bir Toprak Sergen’i aldatacak kadar da yok gibi?
Okşan Tavaslıoğlu
Tags: Sinema

